İyi bir yazar olduğumu iddia etmedim hiçbir zaman. Kendimce birkaç cümleyi yan yana getirir, anıların, hislerin, duyguların anlatımını yapmaya çalışırım. Oradan buradan birkaç sözden alıntı yaparım, örnekler veririm. Arada yazarım ben. Esasen kafamda çok konuşurum, arada da yazarım. Biliyor musunuz? Bu yazıyı yazmak beni çok zorluyor. Saatlerdir masa başında oturuyorum, bazı bazı kalkıp yürüyorum lakin düşüncelerimi kafamda toplayamıyorum. Kaç defa silip tekrar başladığımı hatırlayamıyorum açıkçası. Bir yerde ‘Mektuplar itiraflardır biraz da’ diye duymuştum. Ben itiraf etmek istiyorum. Sadece itiraf değil, sormak istiyorum ve cevapları defalarca dinlemek istiyorum. Uçup gitmesin diye cevaplar notlar almak istiyorum ve içim her sıkıldığında o notlara bakıp derin bir nefes almak istiyorum. Cevabını merak ettiğim sorulara kendi kafamdan verdiğim cevapların ağırlığı altında nefessiz kalmak istemiyorum. ‘Çabalarımı taktir ediyor musun?’, ‘Neden onu çağırıyorsun?’.  

Büyük yanaklarınla, fönlü saçlarınla ve söylediklerini bir emir olarak gördüğüm ağzının mutlulukla aldığı biçimle bakışıyorum. Hiç beğenmediğini söylersin ve bunun karşısında benim verdiğim cevap hiç değişmez. ‘Sen bir de benim gözümden gör’. Bazı dindar insanlar yanlarında her daim kutsal kitapları taşırlar. Yolculuğa çıkmadan önce, çocuklarını okul çıkışlarında sınav bitene kadar beklerken ve bazen sadece okumak için yanlarında taşırlar. Ben de şu an bana bakan fotoğrafınla öyleyim. Geçen gün bisikletten düşüp birkaç metre kaydım. Bacağımın müthiş acısı dindikten ve gücümü toplayıp oturacak bir yere geçince yaptığım ilk şey cüzdanımdan fotoğrafını çıkartıp bakmak oldu. Bir kutsal kitap gibi okudum onu. Bir kutsal kitap gibi dikkatli tuttum. Bir kutsal kitap gibi temiz tuttum. Bir kutsal kitap gibi cevaplar aradım. ‘Neden onu çağırıyorsun?’. 

Ankara’ya dair bir şey görmek istemiyorum. Anlayacağını biliyorum. Karşıma çıkan ankara fotoğraflarını derhal kapatıyorum. Fotoğrafı çeken ya da fotoğrafı çekilen biliyor mu acaba, biz o fotoğrafların en hakikisini çektik. O sarılmalar bizim sarılmalarımızın yanında uzaktan bir akrabaya zorla sarılıyormuşsunuz gibi görünüyor. Hayır o eller öyle tutulmaz, biz öyle bir tutardık ki ellerimizi hiçbir şey ayıramazdı. ‘aman sıkı tut kaçarım falan şimdi’. Hatıralara tutunuyorum sıkı sıkı. Mesela fotoğraflar, anılar, mesajlar, videolarımız var belki hatırlarsın. Şeker yememeye bile tutunuyorum. Kendi kendime konuşmanın mektup yazmaya avantajı ne biliyor musun? Balım demek isteyince balım diyorum sana. Çekine çekine bal değil de, balım. Yazarken de, konuşurken de ortak olan şey ne peki biliyor musun? Boğazın düğümlenmesi ve aklının donup kalıp düşünememen. ‘Peki onu neden çağırıyorsun?’ 

Bugünlük bu kadar, teşekkürler.

“Peki neden?” öğesine 3 yanıt

  1. Mesele Yan yana Durabilmekti
    Birkaç cümleyle anıları, hisleri yan yana getirmek zor gelir bazen insana. Masa başında saatlerce oturup silip tekrar başlamak, boğazın düğümlenmesi, aklın donsa da kalbin durmaması… Çok tanıdık bu hisler.
    Oysa o fotoğraflar, o el tutuşlar, o sarmalamalar… Hepsi hakikatti. En derinde hissedilen, durup durup özlenen, paha biçilemez anlardı. Ama bazen insan, zihnindeki soruların altında ezilirken asıl hakikati kaçırıyor. Yanındaki insanın sesine, gözünün içine inanmak yerine; kendi kurguladığı senaryoların, kendi zihinsel yüklerinin gölgesine sığınıyor. Bir sohbetin heyecanını bir yalnız bırakılma, bir bağ kopuşu gibi yaşamak; sevginin kendisine değil, insanın kendi içindeki o eski yaralara yenilmesi demek aslında.
    En kolay olanı, bir sevgiyi uzaktan idealize etmekmiş belki de. Onu cüzdanda taşımak, bir kutsal metin gibi dokunulmaz kılmak, uzaktan bakıp cevaplar aramak… Ama aşk sadece uzaktan bakılacak bir resim değildir; aşk hayatın o omzuna binen yükünü birlikte omuzlamaktır. “Varım” diyene, elini uzatana, yokluğu da varlığı da paylaşmaya hazır olana gurur duvarları örmek değildir. Aşk gurur dinlemezdi. Biz, yan yana dursaydık bir güç yaratabilirdik. Hayatı paylaşmak ağır geldiğinde, uzaktan sevmek en güvenli liman oldu belki de.
    Geriye dönüp bakınca sadakatten de, sevgiden de bir an olsun şüphe edilmedi. Ama bir fotoğrafın sessizliğine sığınmak, yan yana durup o hayatı yaşamaktan daha kolay geldi.
    Yazılan her satıra, kalpten dökülen her söze teşekkürle… Kolay geçmiyor bu günler, bilinsin isterim.

    Liked by 1 kişi

    1. ‘Bir sohbetin heyecanını bir yalnız bırakılma, bir bağ kopuşu gibi yaşamak; sevginin kendisine değil, insanın kendi içindeki o eski yaralara yenilmesi demek aslında.’ cümlesinden çıkarmam gereken anlam, yaşadığım ve beni çok etkileyen o olayın tamamen kendi kafamdaki düşüncelerden kaynaklandığını, bu düşünceden dolayı beni travmatize ettiği anlamını mı çıkarmalıyım?

      Beğen

      1. Bir sohbetin akışına kapılıp bir anlık hatayla yanındakini eksik hissettirmek… Evet, bir hataydı ve bunu kabul etmekten hiç çekinmedim. Ama o anki bir dalgınlığın, senin zihninde devasa bir yaraya, bir yalnız bırakılma hissine dönüşmesine çok üzülüyorum. Çünkü senin durduğun yerin yanında başkalarının esamesi bile okunmazdı. İnsan bazen yaptığı hatanın pişmanlığını yaşarken, karşısındakinin o hatadan devasa bir güvensizlik çıkarıp kendi içindeki eski yaralara yenilmesini çaresizce izliyor.

        (anlatılmak istenen buydu)

        Beğen

Yorum bırakın