Ev

Ekim ayının ilk günleri. Pek iyi girdiğim söylenemez. Yastık eğik halde uyumak nefes almamı zorluyor. Onun dışında değişen pek bir şey yok, günlük sıradan işler ile uğraşıyorum. Yeraltı edebiyatı okumaya başladım. Ne olduğunu anlatmak için metafor kullanımı, dolaylı örnek vermeye girişmeyeceğim bu sefer. Zaten aklıma da bir şey gelmiyor. Ne anlatacağımı da bilmiyorum. Masanın başına gelişigüzel oturdum. Yaşamaya verdiğim ara bazı yönlerden devam ediyor. Bu verdiğim ara galiba dinlendirmiyor da lakin olsun öyle bir arayışım da yok. Biten savaş sonucu döneceğim bir evim olmadığını fark ettim. Bir evim kalmamıştı, ait olduğum bir ev. Beni aramaya çalışanlar, nereden aramaya başlayacaklarını bilemezler artık. Hayalet benimle ama. Sağ olsun yalnız bırakmıyor.

Burnum peçete ile silinmekten tahriş oldu. Akıp duruyor, bitmiyor ki, burun ne yapsın. Sağlık ocağına git, ilaç al diyorlar. Onlara diyemiyorum ki, ‘ne anlatıyorsunuz siz, benim daha bir evim yok. Evi olmayan insan bunları takar mı? Birkaç gün daha silerim, bir iki bardak çay içerim, çorba falan geçer sonra.’

Ekim ayı geldi. Nispeten daha sakinim. Hala çok fazla sorguluyorum, vermeye çalıştığım cevaplar öfke dolu olmuyor, kabullenişle harmanlanıyor biraz. En azından net cevaplar veriyorum. İnsan bazen de düz cevaplarla yetinmeli. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar, bu düzene binmiştir artık hepimiz biliriz böyle olduğunu. Her yağmur birbirine de benzer evet. Ama o yağmur, o gün, neden öyle yağdı ve neden öyle ıslattı. Ruhumu ıslattı yağmur. Ruhum hastalandı.

Tekrar ıslanmak istediğim bir yağmur var. Hayalet ile onu tekrar ederiz belki birazdan. Ama geç oldu, hayaleti yatırmalıyım artık. Hava soğuk, üstüne yorganını çekmeliyim.

Yorum bırakın